Zifiri Karanlıkta Uykuya Dalan Göz

Kadrajın dışına çıkmak

Dengesini bozduğumuz yerkürede toprağın bittiği yerde başlayan; beton ve asfaltla örtülü tecrit edilmiş bir bölgede; kentte yaşıyoruz.

İçinde soluklandığımız bu kentin kaldırım dehlizlerinde yürürken zorunlu olarak önümüze bakarız. Olasılık, altında su birikmiş kaldırım taşına bastığımız anda somut olarak yürüdüğümüzü farkederiz. Ya da yürüyen merdivenin birden durmasıyla aslında yürümediğimizi fark ederiz. Kabus; çok önceden bedene zerk edilmiş durumda. Şehir merkezinde elli, yüz metreye odaklanamayan bakışımızla, hepimiz kentte olan payımızı- hakkımızı aldığımızı zannederiz. Ufkumuz; pencereden baktığımızda üç metre mesafeyle sınırlı, perde beton bir cepheden oluşmakta.

İnşa aşamasında, kuruma süreci hızlandırılmış betondan, zamanı daha çok kullanabilmek adına genişletilmiş bulvarlara, otobanlara kadar işgal edilen alanlarda; uygar insan bir türlü yavaşlayamıyor. Her aşamada daha da hızlı olması gerektiğini düşünerek, kentli oluşunun sanrısıyla ve yerkürenin en güçlü ve farklı bir canlısı olduğu düşüncesiyle kendine inandırıcı yalanlar üretiyor. Çok farklı olduğumuz kesin; tüm canlılar arasında gerçekten hayata katılmakta en çok zorlanan canlılardanız. İnsan yavrusunun başını dik tutabilmesi, yürüme yetisi, iletişime geçebilmesi, gerçekten yerkürenin diğer yaşayanları arasında hemen hemen en zayıf olanlarındandır. Ortalama ömrü bir günden ibaret olan bir kelebeğin, bir gün içinde gelişip yumurta bırakarak türünü devam ettirebilecek bir özelliğe sahip olduğu düşünülürse; epeyce fark var aramızda. Ya da kötü gidecek beslenme koşullarının yaşandığı dönemlerde yumurtalarının bir kısmını imha ederek daha az sayıda bireyle daha sağlıklı yaşayan kargalardan da farklıyız…

İçinden geçtiğimiz hayatın ten rengi zifti çağrıştırıyor.

Zift yoğunluğunda zifiri karanlık çöktüğünde gözün kendini örttüğü; diğer taraftan görmemenin sorumluluğu ile bir hal olunan durumdayız. Belki de hikaye bu noktada başlıyor; yaşanan travma sonucunda çoklu organ yetmezliği ile birlikte düşünce ve bedenin atıl hale geldiği bu durum; gerçek yaşam karşısında bir tür uyuklama halidir.

Tanıklıklarımız ve devamında katılımımız sayesinde yaşamın girift döngüsünde göz işgal edilen çevre kadar, iktidar olan tüm unsurlarca işgal edilir. Yerküre işgal edilmiştir. Bedenimiz duygularımız, yaşamlarımız, umutlarımız tümüyle işgal altında. Sokaklar, evler, çocuklar işgal altında. İşgal edilen yaşam alanlarımız karşısında uyuyamama gibi bir nöbet geçiririz. Uyku derin gibi görünse de; boğulurcasına, taşlaşmış bedenimizle ve duygumuzla kıvranırız.

Gözümü her kapadığımda içeriyi görüyorum. Gözüme değip bende kalanların acısıyla katmanlar oluşuyor. Uyuyamıyorum. Nereye dönsem yaşama değiyor…

Geliştirdiği her yeni teknolojiyle daha kaliteli yaşayabileceğine inanan bu mükemmel canlı, teknolojinin her yenisiyle bedenin bir yetisini daha ötelemekte, uyku moduna dalmaktadır. Organ olarak kullanmamaya başladığı organlarında gerileme ve zamanla körelme meydana gelmektedir. Sonuçta bu çağın kutsal insanı organ yetmezliği çekmektedir. Düşünme, duyma yetisinde, bellek yetisinde, yürüme ve konuşma yetisinde meydana gelen noksanlaşma/ farkında olmama hali, bu soylu canlının sadece göz olarak değil bütün beden olarak uykuya geçmesine neden olmakta.

Oysa yeni teknolojiler insana bu çağda daha çok görebileceği teknolojik yenilikler sunmuşa benziyor. Dünyanın diğer yanıyla sağlanan görsel iletişimle, bilmekten ziyade, gittikçe düzleşen anlam karmaşası; yaşamı üzerinde gördüğü ekranın kontrol edilemeyen kaygan özelliğiyle benzeşen çelişkilerle dolu. Adorno “günümüzde kültür herşeye benzerlik bulaştırır, der. Filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirir. Bu alanların her biri kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir.”  Bizi çevreleyen karabasan metaforları değildir; kültürel genişleme, açıklık adına ortaya çıkan düzleşmelerin yarattığı tahribatla birlikte bir çeşit yok edici özelliğe bürünür.

Konuşmadan önce görmeye başladığımız halde görme kültürü üzerine öylesine kuşkucu bir zamanın yaşayanlarıyız ki; haksız da değiliz. Daha iyi gördüğümüzü zannettiğimiz yeni yaşamımızda görmeye yabancılaşıp bakmakla yetindiğimiz mekanda; kentte, teknik olarak mükemmelleştirilmiş kameralarla alenen gözetleniriz. Levent Şentürk gözetleme yönteminin tasarımını anlatırken; “…gözlemci tüm alanı görebilecek bir uzaklığa yerleştirilmiştir ve hiç insan görünmez. Sadece soyut göz (kiklop/tepegöz) ve nesnesi olan kent vardır. Bu bir savaş uçağından dünyaya bakmakla aynı şeydir. ” der.

Bir yerli için görmek; uzak mesafeyi seçebilmekle bağlantılı, gözle ya da duyusal olarak algılamakla ilgiliydi. Uygar insan içinse görmek; avuç içindeki inç boyutlarıyla sınırlı, kendine yaklaştığı oranda uzaklaştığı görüntü/ gerçekle dijital, soyut bir görüntüden ibaret.

“İktidar düzenine göre gözetlemenin cezalandırmadan daha verimli olduğunun farkedildiği an” der Foucault.  Bu öylesi bir andır ki, toplum ele geçirilir. Sadece gözetleme ile elde edilen bireylerin dolaşımı açık bir ceza evine dönüşen günlük dış yaşamı tanımlar.

Yerküre ve yerkürenin üzerindekiler bugün neyin bedelini ödüyor olabilirler? Kendimizi suçlamaktan yorulduğumuz kara zamanda sürdürülebilir bir politikaya ihtiyaç duymaktayız. Yaşamın kendinden söz edebileceğimiz bir politika. Yerkürenin politikasından, toplumun, çocukların, kadın ve insan haklarının politikasından oluşan bir politika.

3- 9 Haziran tarihlerinde tilki’de gerçekleşen Aslı Işıksal’ın, “Uyku Modu / Stand By” başlıklı sergisinde yer alan uyku modundaki bedenler kentli kokar, ekranda kayan yıkımsa dünyalı. Uyku Modu/Stand by: bırakılan yerde durmak, komut gelene kadar beklemektir. Ya da hazır halde durmak gibi anlamlarda gezinen bir içeriğe sahiptir. Gerçekle düş arasındadır inanamadıklarımız. Akıl devre dışı kalır. Kimyamız değişir, şuursuzca herkes kendi uçurumuna bakar.

Bu noktada tilki, metalaşan görme kültürü zamanlarında, görmenin azaldığı gözlerde bir seçenek olarak önerdiği mekan/ yüzey tavrının önemli bir özelliği bulunmakta. Ortalama bir genişlikle –hatta bazen hangar genişliğinde- ticarethaneye dönen mekanlara alışan gözümüzü bir anda sınırlı bir duvar/ yüzey üzerinden izleyene önerir. Her şeyin çoğaldığı zamanda tilki; az olanı, sınırlı- küçük bir mekanda görme deneyimimize sunar. Tümüyle işe odaklanabileceğimiz bu öneri, düşünsel olarak ve görme deneyimi açısından iyi gelir. Seçenek olarak bakışımızı görmeye zorlar. Mekanda gösterilen işler kadar önemli hale gelen, iş gibi,  bir mekandan söz etmekteyim. Ve bu aralıkta, bu mekanda yer alan Aslı Işıksal’ın “uyku modu” adlı sergisindeki işlerinden; malzemesi seramik tozu olan, üç boyutlu yazıcıyla şekillendirilmiş beden çok ironik durur. Malzemenin de gücüyle donmuş/ katılaşmış hal, yaşamın yok edilişi karşısında uykudan çok; katılaşmış bedenin adeta yaşamayan temsiliyle karşılar bizi. Öyle sarsıcı bir güçle karşılar ki; Vezüv’ün patlamasıyla günlük yaşamlarındaki duruşlarıyla oldukları yerde adeta donmuş zamanın içinde donup kalan, bedenleri külle kaplanan Pompei insanlarını çağrıştırır.

Kıvrılmış donmuş haldeki yatan görünümüyle Aslı’nın işindeki beden; gelecek komutla uykudan uyanacağı zamanı bekler gibi durur. Diğer taraftan öylesi bir iç uyku sezilir ki; derin bir ağırlıkta hiçbir uyaranın uyandıramayacağı hissiyatına kapılırız. Bu aşamada uykudaki beden bir süreliğine görünmez olur, kendini dışarıya, çevreye ve gerçeğe kapatır. Kendi içine döner, temas kesilir. Böylesi zamanlarda uyku sinsice kabusa dönüşür. Yüzleşme ve ironi, aynı anda işin mesajını sorgulamamıza neden olur. Acının mekanlaştığı beden gibi, gördüklerimize bağlı olarak gördüklerimizin mekanlaştığı göz uykuda soluksuz kalır.

Bedenimiz değil belki ancak; gözümüz, karanlığın zifiriye döndüğü, zift rengi geçirgensizliğinde görmez olur. Oysa; kişi başına yıllık bir ton beton dökülerek yerkürenin dengesinin bozulduğu, insanların yersiz yurtsuz edildiği bu zamanlarda göz kapağımızın kapandığı her aralıkta kötü bir düş görürüz. Bu hal; uykunun miskinleştirdiği, zihnimizin kendini teslim ettiği iyi bir hal değildir.

Tekinsiz bir dünyada tüm yaşadıklarımızdan sorumluyuz; yerküre ve üzerindeki tüm haklardan sorumluyuz.

Kadrajın dışında kalmak sürdürülebilir bir politika adına geçirgen olmayan bir çevre-toplum ve ilişkiler yumağını göstermekte. Türlü izolasyonlarla duyusal ve fiziksel olarak uzaklaştırıldığımız çevreye, yaşama katılabilmek adına…

Lütfi Özden

Haziran 2016

Kaynaklar:

  1. Adorno. Kültür Endüstrisi- Kültür Yönetimi, Elçin Gen, Nihat Ülner, Mustafa Tüzel, İletişim Yay. 2012 istanbul
  2. Foucault. İktidarın Gözü, Çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, 2015 İstanbul
  3. Şentürk. Mimarlığın Biyopolitika Sözlüğü, 2013, Altıkırkbeş Yay. İstanbul